Filistin, uluslararası ilişkiler kitaplarının değişmez alt başlığı, insanlığın küresel aktivizm ile tehlikeli bir kayıtsızlık arasında konumlandığı bir turnusol kağıdı.
İlkelerimiz ve editoryal çizgimiz gereği, güncel ya da yerleşik meselelere dair önceliğimiz sağlıklı tartışmaların yürütülebileceği bir ortamın oluşmasına katkı sağlamak, çetin meseleleri anlaşılır kılmaya özen göstermek ve nitelikli değerlendirmelere ışık tutacak bilgiler sunmak. Bireyler ve toplumlar kronik meseleleri tartışırken yalnızca güncel olana odaklanıyor, olayları tarihsel bağlamından koparmak isteyenler tarafından manipüle edilebiliyor. 7 Ekim de bunun örneği belki…
Somut bir gerçekliğin perdelenmemesi gerekir. Gazze’deki soykırım, zulmü daha şiddetli hale getiren bir aşama ve yalnızca bugünün meselesi değil. 7 Ekim politik olarak bir milat olsa da tarihsel olarak bir milattan ziyade bir sürecin parçası. 1200 yıl evleri olarak gördükleri topraklarda yaşayan insanların vatanlarının binlerce kilometre ötedeki ülkelerin seçkinleri tarafından başka bir topluluğa armağan edilmesinin ürettiği sonuçlardan biri… “Siyonizm ile Filistinlilerin hakları arasında denge kurma” anlayışı ile şekillenen bir tablonun parçası.
Stratejik çıkarlar doğrultusunda oluşturulan fiili durumların, tarihin dayatması olarak takdim edildiği bir coğrafyanın hikayesi.
Siyasal Siyonizmin Ortaya Çıkışı
Birinci yüzyılda Roma işgalinin ardından Yahudi toplulukları Filistin’den kaçtı. Bir gün “kutsal topraklar”a dönme fikri ise hep diri tutuldu. Bu hayalin organize ve siyasal bir niteliğe kavuşması ise 19. yüzyılda gerçekleşti. Örgütlü siyasal Siyonizm, 19. yüzyıl Avrupa’sındaki koşullarda ortaya çıktı. Asırlarca devletler ve kişiler tarafından kötü muameleye maruz kalan, bazı meslek gruplarına giremeyen, memur olamayan, üniversite okuyamayan ve belirli alanlarda ikamet edebilen Yahudiler için 19. yüzyıla gelindiğinde yeni yasalar ile Batı Avrupa’da bazı esneklikler hayata geçirildi. Ancak Avrupa’nın doğusunda işler farklıydı. Yahudi diasporasının başlıca merkezleri olan Rusya ve Polonya’da özellikle 2. Nikolai döneminde baskı nedeniyle Yahudiler ABD’ye göçmek zorunda kaldı. Modern Siyasal Siyonzim de anti semitizmin hâkim olduğu Rusya’da doğdu. 1884’te kurulan Siyon Aşıkları Hareketi, Filistin’e yerleş fikrini savundu. Ancak bu girişim başarılı olmadı.
1882’de ise bir tez ortaya atıldı. Leo Pinsker, Yahudilerin Avrupa’da asla eşit olarak kabul görmeyeceğini ifade etti. Bağımsız bir Yahudi devleti kurulması gerektiğini vurguladı. Theodor Herzl ise bu fikri daha bütünlüklü şekilde ortaya koydu. Budapeşte’de orta sınıf bir Yahudi ailenin çocuğu olan Herzl, 1896’da Yahudi Devleti’ni yazdı. Örgütlenmeyi üstlenerek 1897’de Basel’de ilk Siyonist kongrenin toplanmasını sağladı.

Balfour Deklarasyonu ve Birinci Dünya Savaşı Sonrası
Osmanlı Dönemi’nde Suriye’ye bağlı olan Filistin bölgesi, Birinci Dünya Savaşı’nda devletin mağlup olması ile Aralık 1917’de İngilizlerin eline geçti. İngiltere’nin Filistin’de Yahudi yerleşimini desteklemesi, bölgede İngiliz varlığını güçlendirecek ve Fransa’yı Süveyş Kanalı’na komşu topraklardan uzak tutacaktı. İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur Balfour, 2 Kasım 1917’de İngiliz Siyonist çevrelerin ileri gelenlerinden Lord Rothschild’e bir mektup yazarak, Yahudi emellerine sempati deklarasyonu ortaya koydu. Yahudi halkı için Filistin’de bir milli yurt kurulmasını destekleyeceklerini belirtti. Deklarasyon belirsizlik ve çelişkilerle doluydu, beraberinde pek çok soru getirdi. Mektup, Filistin’de Yahudi yurdu vadederken, Filistinlilerin haklarını korumaya da söz vermişti. Bu bir çifte yükümlülük politikası anlamına geliyordu. Söz konusu tutarsızlık, İngilizlerin bölgede geleceğe uzanan bir yıkım ve kıyım bırakacağının ayak sesleriydi adeta.
1920 yılındaki San Remo Konferansı ile Filistin Mandası İngiltere’ye verildi ve 28 yıl sürecek manda dönemi başladı. Yeni kurulan Milletler Cemiyeti, Balfour Deklarasyonu’nu benimsiyor ve Filistin’de resmi dil olarak İbranice’yi tanıyordu. Bölgeye atanan İngiliz yüksek komiser Sir Herbert Samuel, Siyonizm taraftarıydı. Bu durum Siyonistleri daha da cesaretlendirdi.
1920’li Yıllar: İki Toplumun Örgütlenme Süreci ve Üstünlük Mücadelesi
1920’li yıllar Filistin’de iki toplumun da pek çok alanda rekabete girdiği, avantaj ve dezavantajların şekillendiği bir kesitti. Her biri kendi siyasal örgütünü kurmuştu. İç dayanışma artarken, karşılıklı uçurum daha da derinleşiyordu.
Siyonist örgütleri Araplarınkinden çok daha yaygındı. Zira iki toplumun bulabileceği insan ve para kaynağı aynı değildi . Siyonistler daha iyi örgütlenmiş ve finanse edilmişti. . İngilizler ile ilişkileri oldukça kuvvetliydi. Arapların ise İngiliz komiser ile ilişkileri yürütebilecek yetkili bir temsilcisi dahi yoktu.
Siyonistlerin kurduğu örgütlerden en önemlisi Yahudi İşçi Federasyonu olan Histadrut’tu. Giderek gelişen yapı, Arap işçilere ve ürünlerine boykot uyguluyor, Yahudi üretimini kendi kendine yeter hale getiriyordu. 1920’de kurulan Yahudi savunma gücü Haganah ise, eğitimli ve merkezileşmiş bir askeri güçtü. 1930’da işçi grupları birleşerek Mapai Partisi’ni kurdu. Mapai’nin kilit ismi aşina olduğumuz birisiydi: İsrail Devleti’nin kurucusu David Ben-Gurion. Doğu Avrupalı Ben-Gurion Filistin’e Polonya’dan 1906’da gelmişti.

1930’lar: Şiddet Sarmalı ve Kontrolden Çıkan Durum
Araplar, bölgede ortaya çıkan durumu kabul etmenin, kendilerine ve topraklarına bir haksızlık olacağı düşüncesindeydiler. Siyonistler güçleniyor, Filistinliler’in hayal kırıklığı artıyordu. Fotoğraf çok netti: Siyonistlerin hedefleri Arap varlığına açık bir tehditti. Zira o yıllarda da maksimalist, sınırı ve nerede duracağı belirsiz tehditkâr bir anlayışı temsil ediyorlardı. Yahudilerin Filistin’e göçü, Aliyah adı verilen göç dalgaları şeklinde oldu. İlki 1. Dünya Savaşı’ndan önceydi. 1919-1926 yılları arasında çoğunluğu Doğu Avrupa’dan yaklaşık 100 bin göçmen geldi. 1933-1936 arasında 170 bin Yahudi’nin göçü, toplam sayıyı iki katına çıkardı. 5. Aliyah’ta meslek sahipleri ve sermaye getiren iş insanları da vardı. Kurulan Yahudi Milli Fonu, satın aldıkları topraklarda fakir göçmenlerin tarımla uğraşmalarını sağlıyordu. Topraksız kalan Araplar, ekonomik açıdan ve örgütlenme açısından zor durumdaydı, Yahudi Devleti’ne giden sürecin ortasında korku içerisindeydi. 1929’daki Ağlama Duvarı olayları ile bir şiddet dalgası başlayacaktı. İngilizlerin bölgedeki komisyonlarının tespitleri de bu yöndeydi. Yahudi göçü üzerinde kontrol sağlanamazsa durum içinden çıkılmaz bir hal alacaktı.
1930 yılında İngilizler’in yayınladığı Passfield Beyaz Kağıdı olarak anılan rapordaki önerilerde Yahudi göçünün kısıtlanması gerektiği belirtiliyordu. Filistinlilerin çaresizliği, düş kırıklığı ve kapana kısılmışlığı çatışmaları da beraberinde getirdi. 1936’da Araplar bir Yahudi yolcuyu öldürdü. Siyonistlerin silahlı grubu Haganah ise, Arap çiftçileri öldürdü. 1937’ye gelindiğinde Peel Komisyonu’nun raporu durumu gözler önüne seriyordu. İngilizler’in varsayımı çökmüş, Balfour Deklarasyonu’nun çelişkileri ortaya çıkmıştı. Buna göre artık Manda’nın sona erdirilmesi ve Filistin’in Arap ve Yahudi devletleri olarak bölünmesi gerekiyordu. Araplar bunu hak ihlali olarak gördükleri için, kendi vatanlarına göç eden Yahudilerin devlet kurmasına karşıydı. Siyonistler ise bu aşamada kendileri için ayrılan bölümü yetersiz görüyordu. Yani bugün klasik hale gelen sınırsız hakimiyet dürtüsü o zaman da yine devredeydi. Şiddet durulmuyordu. İngilizler bölgeye 20 bin asker indirdi. Çıkan isyanlarda 3 bin Arap ve 2 bin Yahudi öldürüldü. Filistin ekonomisi kaos içinde, liderleri ise ya tutuklu ya sürgündeydi. 1939’da ise İngiltere meseleye yaklaşımını şöyle tarif ediyordu artık: Filistin’de bir Yahudi Devleti, politikamız arasında yoktur. Buna göre göç kısıtlanacaktı. Ancak Hitler gerçeği, bu karara gölge düşürdü.
2. Dünya Savaşı’ndan BM Kararına: İsrail Devleti
Yahudiler 2. Dünya Savaşı nedeniyle, öfkeli olsalar bile, Yahudi Devleti rüyası için İngilizler’i desteklemek zorundaydı. Nazi vahşeti, sağ kalan Yahudilerin Filistin’e yerleştirilmeleri için yeni bir süreci başlattı. ABD, artık Siyonizm’e karşı daha ilgiliydi. 1942’de Amerikalı Siyonistler Biltmore Programı ile bir dizi karar benimsedi. ABD uluslararası Siyonist faaliyetin merkezi oldu. 1945’te başkanlığa gelen Harry Truman da bu programın savunucularından biriydi.
2. Dünya Savaşı’nda Yahudiler İngiliz askerlerinin yanında savaştı. Bu süreçte kazandıkları savaş deneyimini, Filistin Mandası’nda İngiltere’ye karşı kullanacaklardı. 1942 sonrası savaşta tablo şekillenince, Siyonistler İngilizlerden aldıkları silahları iade etmediler. Filistin’deki Siyonistler 1945’ten itibaren İngiltere ile savaşa başladı. Saldırıların ardından durum kontrolden çıkınca İngiltere konuyu Birleşmiş Milletler’e havale etti. Kurulan BM komitesinin raporu, İngiliz mandasının sona erdirilmesi ve iki bağımsız devletin kurulması yönündeydi. 29 Kasım 1947’de yapılan oylamada Genel Kurul, Filistin’in Arap ve Yahudi devleti olarak bölünmesini ve Kudüs’ün uluslararası statü kazanmasını kabul etti. Yahudiler, toprakları güvence altına almak için terör eylemlerine başladı. O toprakların çoğunda henüz Arap çoğunluk vardı. Kudüs yakınındaki Dayr Yasin’de 250 sivil katledildi. Zulmün ardı arkası kesilmeyecekti…
İngiliz yönetimi, 1920-1948 arasında bölgede düzeni sağlamak adına gerekli çabayı göstermedi ve gerekli kurumları oluşturamadı. Filistin’de Siyonist ihtirasları cesaretlendirdi. Tarihin bu asimetrik üstünlük mücadelesinin galibi Siyonizm oldu. Yüksek komiser Cunningham’ın gidişinden birkaç saat sonra Ben-Gurion, İsrail Devleti’nin bağımsızlığını ilan etti. Yeni devlet, ABD ve SSCB tarafından kısa sürede tanındı. 1922 yılında Filistin’de nüfusu 8’de 1 oranında olan Yahudiler, 1948’e gelindiğinde çoğunluktu.

