Özcan TİKİT / 5 Şubat 2026
İran Dini Lideri Ali Hamaney bundan önce yaptığı bir açıklamada şunları söylemişti: “Eğer bir gün Hz. Hasan veya Hüseyin arasından birisini seçmek zorunda kalırsam ben muhakkak Hüseyin’i seçerim. Evet Hz. Hasan koşullar gereği Muaviye ile sulh yaptı fakat Hz. Hüseyin de şehit olarak ölümsüzleşti”
ABD Başkanı Trump da savaş tamtamlarının çaldığı bir ortamda diplomatik müzakereleden sonuç çıkmaması halinde İran Dini Lideri Ali Hamaney’in bundan korkması gerektiğinin altını çizdi. Trump böylece bir kez daha Hamaney’i Venezuela Lideri Maduro’nun akıbetiyle tehdit etmiş oldu.
Önceki, yani Haziran’daki 12 gün savaşı İsrail’in İran’a saldırısıyla başlamıştı. Savaş büyük ölçüde de bu iki rejim arasında devam etmişti. ABD’nin müdahalesi ise sonradan biraz zoraki biraz da savaşı bitirmeye yönelik bir hamleden ibaretti esasında.
Seçimden önce seçmenine İran’a karşı askeri müdahale yerine diplomatik baskıyla sonuç almayı vaat eden Trump, İsrail zoruyla sürüklendiği ortamdan kısa etkin bir müdahale ile sıyrılmıştı. 12 gün savaşında İsrail İran’ın füze fırlatma rampalarının üçte birini etkisiz hale getirmişti. Trump da ABD’nin İran’ın nükleer merkezlerine yönelik tesiri yüksek saldırıyla Tahran’ın uranyum zenginleştirme kapasitesinin yok edildiğini iddia etmişti.
İlk izlenim Trump’ın erken zafer ilanıyla, İsrail Başbakanı Netanyahu’nun zoruyla sürüklendiği İran girdabından taktik bir kurnazlıkla sıyrılmak istediği yönündeydi. Nitekim başkentine İran’ın balistik füzelerinin yıkıcı etkisini başkentinde hissetmeye başlayan İsrail de Trump’ın bu oldu bitti ile zafer ilanını hazmedermiş gibi yapmak zorunda kaldı.
İsrail her ne kadar bu savaşta İran’ın hava sahası üzerinde F-35’ler sayesinde mutlak bir kontrol sağlamış olsa da korkutucu gerçekle de yüzleşmek zorunda kalmıştı: Belli ki ABD henüz İsrail’i tam olarak İran’ın füzelerinden koruyabilecek bir pozisyonda değildi.
Bölge ülkeleri de hava sahalarının İsrail tarafından gelişigüzel kullanılır olmasından rahatsız olmaya başlamışlardı. Bölge başkentleri ülkelerindeki ABD askeri üslerinin, enerji sahalarının İsrail yüzünden İran’ın füzelerine hedef olmasını istemediklerini Washington’a anlatıyorlardı.
Hal böyleyken savaşı durdurmak o an için Trump ve bölge ülkeleri kadar İsrail’in de işine gelen seçenekti.

İran’a gelecek olursak savaştan en fazla zarar gören taraf olduğu ortadaydı. Kendi hava sahasının kontrolünü tümüyle kaybetmiş, ekonomisi ağır bir darbe almış, balistik füze stoğunu hızla eritmek zorunda kalmış, henüz suikasta uğramayan üst düzey yetkilileri ise hedef olma riskine karşı toplanıp karar alma imkanlarını yitirmişti. Dolayısıyla İsrail gibi İran için de savaşın daha fazla uzamaması en makul seçenekti.
Neylersin ki 12 gün süren savaşın 13’üncü gününün uzak olmadığı da belliydi. Hem İsrail hem ABD güvenlik kurumları daha namluların duman tüterken homurdanmaya başlamışlardı bile. Uranyum zenginleştirme kapasitesine verildiği iddia edilen hasarın boyutunun tahmin edildiği kadar büyük değildi. Bu tezvirat ile zafer sevinci kursağında kalan Trump bir kez daha İsrail lobisi tarafından baskı altına alınıyordu. Çünkü İsrail henüz İran’ı istediği noktaya getirmemişti. Bazı İranlı yetkililer de zenginleştirilmiş uranyumun önemli bölümünün saldırdan önce tesislerden çıkarılıp başka yerlere nakledildiklerin söylüyorlardı. Tahran’daki her şeyi propagandadan ibaret sanan rejim borazanları, ABD’nin saldırılarının başarısız olduğu yönündeki söylemleri ile İsrail’in Trump’ı yeni bir saldırı için baskı altına alma stratejisine şuursuzca destek atmış oldular. Ve işte tüm bu gelişmelerin sonunda bölge bugüne, yani yeniden İran’a yönelik bir askeri müdahalenin eşiğine getirildi.
Mevcut durum öncekinden epey farklı. Öncelikle ABD bu kez çok daha hazırlıklı. İsrail’in İran’ın balistik füzelerinden korunması için gerekli hava savunma sistemleri ve uçak gemileri bölgeye konuşlandırıldı. Akdeniz’den Basra Körfezi’ne kadar İran’ı çevrelemek, İsrail’i ve ABD menfaatlerini muhafaza için pekçok noktaya farklı kapasitelere sahip yaklaşık 10 savaş gemisi konuşlandırıldı. İran’ın olası saldırısının önlenememesi ihtimaline karşı da ABD’nin bölgedeki üslerinde insan sayısı minimuma çekildi.
Gazze altı ay öncekine göre farklı bir aşamada. Ateşkeste ikinci aşamaya geçilmedi. ABD bölge devletleriyle anlaştı. Böylece İsrail karşıtlığının İran tarafından manipüle edilmesine imkan verecek Gazze argümanının zemini savaşa uygun hale getirildi . Suriye’deki Şara yönetimi DEAŞ ve İran karşıtı koalisyona dahil edildi. Irak ve Lübnan’daki İran vekil güçlerinin konforu altı ay öncesine göre çok daha bozulmuş durumda.
Anlayacağınız bölge İran’a yönelik daha maliyetsiz ve etkin bir askeri müdahale ortamına mümkün olabildiğince hazır hale getirildi. Yine de askeri müdahale halen tek seçenek değil. İlk tercih Tahran’ın askeri müdahaleye gerek kalmadan İsrail’in ve ABD’nin taleplerini kabul edecek noktaya getirilmesi.
ABD’nin piyasaya sürdüğü taleplerin, kendisini dev aynasında göstermeyi propaganda stratejisi olarak benimsemiş İran rejim açısından hazmı zor talepler olduğuna şüphe yok. Trump kendi seçmenini de şaşırtan bir şekilde İsrail’in resmi olmayan zoraki sözcüsüne dönüşmüş durumda. Öncelikle yaklaşık yüzde 20 zenginleştirilmiş 420 kiloluk kısmı da dahil olmak üzere eldeki zenginleştirilmiş uranyumun üçüncü bir ülkeye nakledilmesi isteniyor. Bununla birlikte İran’ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin de sıfırlanması, yani yaklaşık 25 yıldır kurulan tüm nükleer santrifüjlerin denetimli şekilde işlevsiz hale getirilmesi talep ediliyor.
2015’te Obama döneminde P5+1 ülkeleri yapılan fakat Trump’ın İsrail yetersiz bulduğu için köküne kibirit suyu döktüğü Ortak Eylem Planı’nda İran uranyum zenginleştirme faaliyetlerinde sınırlandırmayı kabul etmişti. Zaten o dönem bir orta yol da bu taviz sayesinde bulunabilimişti. ABD’nin bugün uranyum bağlamında ortaya koyduğu çok daha sert bu talebin İran tarafından hazmedilmesi kolay olmayacak.
İran nükleer konusunda istenilen her şeyi verse bile ABD’nin demir leblebiden farksız başka maksimalist talepleri var. Altı ay önceki savaşta İran’ın elindeki tek caydırıcı gücün balistik füzeler olduğu görülmüştü. Bu nedenle menzili İsrail’i ve ABD’nin bölgedeki üslerini kapsayan balistik füzelerin imha edilmesi de talep listesinde yer alıyor.
Müzakere öncesi sızan bilgiler üçüncü bir talep olarak İran’ın direniş ekseni stratejisini sonlandırması isteniyor. Bu Pasdaran’a bağlı Kudüs Gücü üzerinden Irak, Suriye, Yemen ve Lübnan’da desteklenip yönetilen Hizbullah, Husiler gibi devlet dışı aktörlere destek vermekten vazgeçilmesi anlamına. Füze ve direniş ekseni ile ilgili taleplerin bölgedeki diğer bazı ülkeler tarafından da desteklendiği iddia ediliyor. Doğruysa, müzakerelerin son dakikada İran’ın bastırmasıyla Türkiye’den Umman’a alınmasının temelinde de bu faktör yatıyor olabilir.
Çin ve Rusya ile enerji, uzay ve füze programları konusunda işbirliğinin azaltılması gibi maddelerin de bu süreçte ABD ve İsrail tarafından 6 Şubat’ta Umman’da kurulacak müzakere masasında İran’ın önüne konulabileceği belirtiliyor.
Aslında yukarıda aktardığım taleplerin pekçoğu İran için kabul edilebilir olmaktan epey uzak talepler. Nitekim Tahran bu talepleri müzakere etmeyi bile tam olarak kabullenmemiş halde masaya oturuyor. ABD ve İsrail de İran’ın ağır bir askeri darbe yemeden bu talepleri kabul edebileceğine inanmış değiller. ABD Dışişleri Bakanı Rubio daha dün ‘Müzakare edeceğiz ama bir anlaşma varabileceğimizi düşünmüyorum’ dedi. Belli ki beklenti düşük tutuluyor.
Doğal olarak bu noktada şu satırları okuyan herkesin aklına aynı soru geliyor olmalı: İyi de o zaman İran ve ABD neden masaya oturuyorlar. Masanın kurulmasını sağlayan aslında ne İran ne de ABD. Yarın Umman’da her şeye rağmen bir masanın kurulmasını sağlayan Türkiye, Katar, Mısır ve Umman. Bu dört ülke son bir gayretle bölgede barışı hakim kılma çabasındalar.
Krizin tırmandığı şu süreçte yoğun bir diplomatik faaliyetin sonucunda Türkiye’nin başını çektiği bu istikrar ekseni, ABD ve İran’a savaşsız çözümün de denenmeye değer olduğu bir yol sundular. Şartları zorlayarak ABD ve İran’a ortak bir müzakere çerçevesi hazırladılar.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın tabiriyle ‘kademeli çözümün imkanlarını keşfetmeye’ davet edildiler. Elbette başarı halinde sonu oralara çıkacak olsa da bunca ne İran’daki rejimi kurtarmak için ne de Trump’ın güzel sarı saçı için sarfedilmiyor.
Mesele çok basit. Gazze halen, ne Irak’ta olanlar ne de Afganistan’da yaşananlar unutuldu. Türkiye’nin başını çektiği Huzur Ekseni, herkesten çok masum İran halkına ve kendilerine zarar verecek yeni bir bölgesel kaos istemiyor. İşte bunun için de taraflar bugün Umman’da bu ihtimali engellemek için masaya oturtuluyor.
Gelelim taraflara sundukları çerçeveye. El Cezire’nin haberine göre çerçeve şunlar var:
- İran uranyum zenginleştirme faaliyetlerini kayda değer oranda sınırlandıracak. Üç yıl boyunca uranyum zenginleştirilme işlemi yapmayacak.
- Saldırıya uğramadığı müddetçe İran balistik füzeleri kullanmayacak.
- Bölgedeki vekil güçlere İran’dan silah ve teknoloji aktarımı yapılmayacak.
- Taraflar birbirlerine saldırmazlık garantisi verecek.
Sunulan çerçevede dördüncü madde hariç İran’ın alacağı hiçbir şey göremedim. Bu İran’ın masaya ne kadar eli zayıf oturduğunun göstergesi olsa bile ekonomik açıdan bir takım kolaylıklar talep etmesi şaşırtıcı olmayacak.
Taraflar bu çerçeve üzerinden bir müzakere yürütecek. Ve her müzakerede olduğu gibi tavizlerin verilmesi gerekecek. Şartlar farklı olsa bile Washington’daki Trump’ın ve İran’daki Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan yönetiminin pozisyonlarında bir değişim olduğunu sanmıyorum. Ne yapacağı belli olmasa bile Trump’ın makul bir diplomatik çözüm mümkünse savaşı tercih edeceğini sanmıyorum.
İran rejiminin de içinde bulunduğu siyasi, ekonomik ve toplumsal çöküntü nedeniyle dünyanın süper gücünü üzerine çekmeye niyeti olmadığını düşünüyorum. Savaş isteyen tek taraf İsrail.
Trump İsrail’in isteklerine gem vurup hem İran rejimine hem de kendine makul bir çıkış şansı bulmak için çaba sarf edecek mi? Buna karşılık şu sıralar büyük bir dönüşüm geçiren etrafındaki elit halka da Hamaney’i Hz. Hasan-Hz. Hüseyin ikileminden çekip çıkarmak isteyecek mi? Sizi temin ederim tarafların bu sorulara yaklaşımı, yani niyeti müzakerelerin başlıklarından bile çok daha önemli. Müzakerelerde sonucu belirleyecek olan da işte bu iki soru olacak.

