New York Times gazetesinde ilginç bir haber yayınlandı.
Üslubu bizde Yaşar Kemal’in gazetecilik yıllarında güzel örneklerini verdiği şekilde gayet lezzetliydi.
Konuyu dağıtmayalı ama. Meselemiz Türk medyasının vasatlığı değil. Zaten bunu konuşmaya kalksak köşe değil, kitap yazmak lazım.
Gazetedeki haberin başlığı ‘Yeni Ortadoğu’da Emperyal İsrail’di.
Manşete çekilen bu söz Birleşik Arap Emirlikleri’nden Akademisyen Abdulkhalik Abdullah’ten alınmıştı
Gazetenin pek çok isimden alıntılara yer verdiği haberde Abdullah şunları söylüyor:
“Ortadoğu Bölgesi düşmanlarını Lübnan’dan Suriye ve Gazze’ye, Yemen’den Katar’a nerede olursa olsun öldüren/öldürecek olan emperyal bir İsrail’e uyum sağlıyor. İsrail’in bu önleyici saldırıları yeni norm haline geliyor.”
Tespitin can sıkıcı olup olmadığı başka mesele. Hâlihazırda bölgedeki de facto bir durumu tarif edip etmediğine bakın siz. İsrail gerçekten de 7 Ekim 2023’ten beri değneksiz köyün delisi gibi davranmıyor mu?
Abdullah’ın altını çizdiği emperyallik meselesine gelelim. Sahi neydi emperyalizm, emperyal olmak neydi peki? Bir ülkenin egemenlik alanlarına, o ülkenin rızası olmadan el koyup istediği kadar, istediği şekilde, istediği amaçla kullanabilmek değil miydi?
Şimdi bu tarif ekseninde İsrail’i düşünün. Lübnan’da, Gazze’de, Suriye’de, Yemen’de ve hatta İran’a ateşkesler ilan edildi güya. ABD Başkanı Trump’a rağmen İsrail halen dilediğinde bu ülkelere yönelik işgaller, saldırılar, sabotajlar gerçekleştirmiyor mu?
Peki dünya bu yeni emperyal yayılmacılık karşısında ne yapıyor? Dünya dediğimiz de Başkan Trump denen pohpohlanma delisinden ibaret aslında. Ve bu durumun onun ne kadar umurunda olduğu koca bir soru işareti. BMGK’da dünyaya kabul ettirdiği planın İsrail emperyalizmine hizmet edeceğine dair ciddi şüpheler var.
İsrail’in 10 milyonluk nüfusu nedeniyle emperyal olamayacağını düşünenler de yanılıyor.
Nüfusunun az olmasının İsrail’in işini kolaylaştırdığı bile söylenebilir. Yüksek askeri, diplomatik, teknolojik ve ekonomik kapasiteyle donatılmış, üstelik Siyonizm gibi ‘kutsal’ bir amaçla bir araya gelmiş düşük nüfuslu bu kompakt bir devletin; aralarında sürüyle farklılık, haset-husumet olan, ortak amaçtan da demokrasiden de temelli yoksun, yolsuzluk batağında gark olmuş diğer Ortadoğu rejimleri üzerinde hakimiyet kurmakta zorlanması beklenmemeli.
Hasılıkelam emperyal olabilmenin yolu nüfustan değil başka devletler, milletler ve topraklar üzerinde hakimiyet kurabilecek kapasiteye sahip olmaktan geçiyor. Burada amaç siyasi hükümranlık, ekonomik olarak bağımlı hale getirme, kültürel üstünlük elde etme veya sözde bir tehdidi bertaraf etme de olabilir. Amaç veya mazeret ne olursa olsun tüm kapılar emperyal olmaya çıkıyor.
Yukarıda çizdiğim emperyalizm tarifine bakarsanız bugün pek çok bölge ülkesi üzerinde İsrail’in çoktan emperyal bir üstünlük kurduğunu, geri kalanları tuş etmesine de fazla kalmadığını görürsünüz. Son 15 yılda yaşanan iktidar değişikliklerini, darbelerin arka planlarını, IMF üzerinde kimin söz sahibi olduğunu gören hiç kimse bunu inkâr etmez.
Kuvvetle muhtemel Türkiye’de Devlet Bahçeli’nin yaptığı gibi sıradışı siyasi çıkışların motivasyonunun temelinde de, İsrail’in Ortadoğu’daki bu emperyal yükselişinden duyulan tedirginliğin yattığına zerre şüphe yok. Meselenin samimiyet, öndeki devasa engeller, yıllarca işlenmiş husumet, hamaset ve iyi niyet boyutlarına girmek istemiyorum.
Fakat bir noktanın altını da çizmek zorundayım. İsrail halkların birbirine düştüğü, ırkçı, mezhepçi girdapların oy kapısı olduğu, ekonomik ve askeri açılardan çapsız kalmaya mahkûm ülkeleri nüfuzu altına almakta zorlanmıyor.
Büyük ozan Aşık Veysel’in ‘söyleyim geldi sırası’ dedikten sonra vurguladığı gibi ‘senlik benlik kavgasını bırakıp’ zaafları minimuma indirmek şimdi çok daha büyük önem taşıyor.

