JOURNOTURK EDİTORYAL:
“… Askeri teçhizatımızla ilgili sadece bir kaynağa bağımlı olma durumundan uzaklaşmak istiyoruz. Kendimizi değişen gerçekliklere ve durumlara uyarlamak zorundayız. Savunma anlaşmalarımızın askıya alınmış olarak kalmasına ve deniz aşırı bir ülkenin kongresinin insafına bağlı halde durmasına gücümüz yetmez. Başımızın çaresine bakmak zorundayız”
Bu ifadeler, yerli savunma sanayiinin hayati niteliğini tüm çıplaklığı ile ortaya koyuyor. Daha da önemlisi, bu ifadeler bir araştırmacının tespiti değil, bir ülkenin krizli yıllarında, binlerce insanın canının söz konusu olduğu buhranlı günlerde, o günlerin Başbakanı Bülent Ecevit’e ait. Türk savunma sanayiinin miladı olarak kabul edebileceğimiz Kıbrıs Barış Harekatı sürecinde Ecevit, ABD’nin silah ambargolarının Türkiye’yi nasıl zor durumda bıraktığını BBC’ye verdiği röportajda bu şekilde tarif etmiş NATO’nun, ‘sadakat eksikliğini’ anlatmıştı.
KIRILMA NOKTALARI
Savunma sanayii bir ülkenin milli beka, hedef ve çıkarlarını korumak ve geliştirmek adına hayati öneme sahip. Adeta güçlü ve bağımsız bir ülke olmanın anahtarı. Bir ülkenin silahlı kuvvetleri için gerekli olan taktik, stratejik, savunma ve taarruz amacına yönelik silah sistemleri tasarlıyor, geliştiriyor ve üretiyor.
Savunma sanayii sıradan bir sektör değil. Onu diğer sanayi kollarından ayıran önemli noktalar var. Öncelikle bu sektörün müşterisi devletler. Ürünü geliştiren firmalar ise otonom değil. Yani neyin ne kadar ve ne şekilde üretileceği, fiyatı ve ürünün dağılımı gibi kararlar, devletin yetkili makamları tarafından belirleniyor. Maliyet bağlamında da kendine has bir durum söz konusu. Savunma sanayii firmaları minimum maliyet peşinde koşan organizasyonlar değil. Bu noktada maliyetten ziyade ileri teknoloji ve performansa yoğunlaşıyorlar.
İMALAT-HARBİYE YETERSİZ KALDI
Türkiye’nin yerli savunma sanayii serüvenini incelediğimizde karşımıza bazı kırılma noktaları çıkıyor. Osmanlı Devleti, kuruluş yıllarından 17. Yüzyıla kadar harp sanayii alanında üstün bir devletti. Ancak 18. Yüzyıldan itibaren bu üstünlüğü kaybetmeye başladı. Savunma sanayiindeki olumsuz durum, 2. Mahmut döneminde kurulan İmalat-ı Harbiye Teşkilatı ile düzeltilmeye çalışıldı. Ancak ihtiyaçlar yeterince karşılanamadı. Cumhuriyetin ilk yıllarında göze çarpan girişimler var. Bu noktada karşımıza önemli figürler çıkıyor. Savunma sanayiinin ilk özel fabrikasını kuran Şakir Zümre’nin ürettiği bombalar, 1930’lu yıllarda Yunanistan ve Polonya’ya ihraç edildi. Nuri Killigil’in ürettiği yerli ve milli tabancalar ise o yıllarda dünyanın en iyi tabancaları arasındaydı. Nuri Demirağ ise 1936’da Türkiye’nin ilk sivil uçak fabrikasını kurdu. Aslında bu ilkler Türkiye’nin savunma sanayiinde yerlileşme hedefine verdiği önemi gösteriyor.
Kuşkusuz Türkiye gibi imparatorluk bakiyesi olan ve tarihi mirası, devlet geleneği, askeri ve siyasi tecrübesi ile uluslararası iddiadan yoksun olamayacak bir ülkenin bu alanı boş bırakması makul bir durum olarak görülemez. Ancak hem Mustafa Kemal Atatürk’ün dikkatle işaret ettiği, hem de pek çok önemli ismin girişimleri ile hayata geçirmek için emek verdiği hedefler, yıllar içinde uluslararası şartlar ve hükümet edenlerin anlayış ve öncelikleri sebebiyle gerçekleştirilemedi.
Türkiye bunun acısını çok defa yaşadı. İsmet İnönü’ye dönemin ABD Başkanı Johnsson’ın yazdığı mektuptaki o aşağılayıcı dil mealen “Türkiyenin ABD’nin verdiği silahlar ile ABD’nin istemediği bir şeyi yapmaya cüret edemeyeceğini” söylüyordu. Yazının başında da atıf yaptığımız süreçte Bülent Ecevit, ABD’nin silah ambargosu ile anlaşmaları ve müttefikliği hiçe saydığını belirtiyordu. Süleyman Demirel ise Türk ordusunun 150 paraşüt, 6 helikopter, 6 kargo uçağı ve 2 çıkarma gemisinin olduğunu söylüyor, bunlarla Kıbrıs’a başarılı bir çıkarma yapılamayacağını ifade ediyordu. Elbette Türkiye, çetin şartlarda diplomasi ile sonuç elde edemediği hayati meselelerde kendi göbeğini kendisi kesmek kabilyetinde olmak zorunda olan bir ülke. Kıbrıs da tüm bunlara rağmen bu irade ve gerçekliğin yansımasıydı.
SAVUNMADA İTHALAT, BAĞIMLILIKTAN ÇOK DAHA FAZLASI
Uluslararası düzenin bir otoriteden ve yaptırım gücünden yoksun oluşu sebebiyle karşımıza çıkan anarşik ortam, devletlerin kendi güvenlikleri adına savunma politikalarını dikkatle şekillendirmelerini gerektiriyor. Kuzeyde Rusya-Ukrayna Savaşı, Akdeniz’de Kıbrıs hassasiyeti, Doğu ve Güney sınırlarımızda terör tehdidi, İsrail’in saldırganlığı derken bugün aslında jeopolitik risklerin ne düzeyde olduğunu net olarak görebiliyoruz.
Savunma sanayiinde yapılan yatırımlar, Türkiye’nin bu riskli koşullarda caydırıcılığını, ittifak olanaklarını, pazarlık gücünü ve uluslararası hareket alanını elbette artırıyor.
Türkiye’nin savunma sanayiindeki yerlilik oranı günümüzde yüzde 80’i aşmış durumda. Bu alandaki ‘bağımsızlık’ aslında doğrudan ve gerçek anlamda kullanılan bir ifade. Zira savunma sanayiinde bir devletin seçeneklerinin olmaması, bağımsız politikalar yürütmesinin önündeki en büyük engellerden. İsmi lazım değil bir Fransız devlet adamının ifadesiyle özetlemek gerekirse, silahı olmayanın dış politikası da olamaz.
Savunma sanayiinde nasıl ki yatırımlar kısa vadede hemen sonuç vermiyorsa, dışarıya bağımlı olduğunuzda da bu, kolay kırılabilecek bir zincir olmuyor. Savunma sanayiindeki satışlar, çoğu zaman bir kereye mahsus yapılan satışlar değildir, beraberinde bir süreci ve mecburiyeti de getirir. Satılan ürünlerin tesliminin ardından alıcı kısa sürede yedek parçalara da ihtiyaç duyuyor. Yine bir sistemin dışarıdan alınması, modernizasyon ihtiyacını da beraberinde getiriyor. Silah sistemlerinin satışı sadece teslimat ile bitmiyor. Çoğu zaman bunların kullanımı için kapsamlı eğitimler de alınıyor. Ürettiği savunma ürünlerini satan bir ülke, uzun yıllar sürebilecek ve pek de eşit olmayan bir ilişkinin temellerini atabiliyor.
Görüldüğü gibi savunma sanayiindeki ithalat, basit bir ürünü almak değil. Bütün olarak bir pozisyon ve anlayış çerçevesinde hareket etmeyi, bir ilişkiyi, tavrı, tepkiyi, tepkisizliği kısacası aleyhinizde eşsiz bir kozu beraberinde getiriyor. Yani kaçınılmaz bir bağımlılık ilişkisi oluşuyor. Bu bağımlılık ilişkisi, Kıbrıs örneğinde olduğu gibi kriz durumlarında devletin seçeneksiz ve zayıf kalmasına neden oluyor.
Mısır’ın İsrail ile 1955’te yaşadığı krizde 36 İngiliz yapımı savaş uçağından 30’u, İngiltere’nin yedek parça ambargosu nedeniyle hangarlarda beklemek zorunda kalmıştı. Buna benzer pek çok örnek, karşımızdaki gerçeği net olarak ortaya koyuyor. Yerli savunma ürünleri geliştiren ve üretebilen bir ülke, güç dengelerindeki konum açısından da önemli bir enstrüman elde etmiş oluyor. Bu ürünlerin ihracatındaki tercihler, birbiri ile karşıya karşıya gelebilecek devletlerin imkanları açısından da tabloyu değiştirebiliyor.
Karabağ zaferinde Bayraktar SİHA’ların rolü, savunma sanayiinin sahayı ve uluslararası süreçleri etkilemede nasıl bir nüfuz unsuru olduğunun en büyük örneği. Savunma sanayi ürünlerinin performansı ve şöhreti de beraberinde yeni talepleri ve dolayısıyla hem siyasi hem ekonomik olarak yeni etki alanlarını getiriyor. Türk SİHA’larının Ukrayna’da adına şarkılar yazılacak kadar başarılı ve popüler olması bunun örneği.
ARTIK TÜRKİYE DE SÖZ SAHİBİ
Ambargolar bir bakıma bu alandaki motivasyonun da çıkış noktası oldu. İsrail’in verdiği heronların hayrını göremediğimiz günler hafızalarımızda hala taze. Türk mühendislerin emeği ve karar alıcıların iradesi, savunma sanayiinde zincirleri kırdı. ABD’nin vermediği insansız hava araçlarının yerini SİHA’lar aldı. Türk savunma sanayi yine ABD’nin ambargo uyguladığı roket sistemlerinin yerine daha iyilerini üretti. Müttefiklerinden alamadığı seyir füzeleri, atış kontrol radarı, gemisavar füzeleri de ambargolara karşı yerli imkanlarıyla üretti. Kanada’nın Karabağ Savaşı’nı gerekçe göstererek vermediği SİHA kamerasının da daha iyisini ASELSAN’ın mühendisleri geliştirdi.
Elbette kat edilecek çok yol var. Ama bunun kıymetli bir irade olduğu muhakkak. Türkiye, savunma sanayiinde yıllardır süren atılımların meyvesini topluyor. Daha da toplayacak gibi. Bu yılın ekim ayında savunma ve havacılık sanayiinin ihracatı 820 milyon dolara ulaştı. Son bir yıllık periyotta ise seviye 6 milyar 326 milyon dolar.
Bir ülkenin dünyada sözünün ne kadar geçtiğinden, ne kadar büyük ve güçlü olduğundan bahsediyorsak, genellikle ilk olarak askeri teknolojilerini ve savunma sanayiindeki kapasitesini dikkate alırız.
Memleket meselelerinin sınırları aşan başlıklara vardığını “Nasıl yapacaksın ki?” “Müsaade etmezler” gibi cümlelerden anlarız çoğu zaman. Bir devleti dikkate değer bir güç yapanın uçakları, gemileri ve silahları olduğunu belirtmeden de geçemeyiz. İşte savunma sanayii tam da bu yüzden bir milletin geleceği için büyük ve hayati öneme sahip.
‘TEKNOFEST kuşağı’ndan da bahsetmeden bitirmeyelim. Onların savunma sanayiindeki hedeflerin bir parçası olma motivasyonu da bu süreçte değerini giderek artırıyor. Savunma sanayiinde tersine beyin göçü, yurt dışından büyük teklifleri reddeden bilgi ve donanım sahibi kimselerin azmi, bu hedefin taşıyıcısı.
Özgürlüğü vatan sevgisinden, teknolojiyi meşru ve ahlaki amaçlardan ayırmayan, “hayırlı evlat’ların memleketi olmak..
Millet olarak bekamızın sırrını bu teşkil edecek belki de…


YORUMLAR