Ana Sayfa Arama
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Normandiya’dan Münih’e Avrupa-ABD ilişkisi

ABD’nin Ukrayna savaşından desteğini çekmesi bu seneki Münih Güvenlik Konferansı’nın ana gündemiydi. AB’nin yeni dönemde nasıl bir yol izleyeceği tartışılıyor. Özcan Tikit Journoturk için Münih Güvenlik Konferansı’nı kaleme aldı.

ABD’nin Ukrayna savaşından desteğini çekmesi bu seneki Münih Güvenlik Konferansı’nın

Sene sanırım 2007’ydi. Paris’te tesadüfen tanıştığım ABD’li otomotiv dergisi editörü olan meslektaşımın daveti üzerine birlikte Normandiya’ya Mont St. Michel’e gitmiştik.

Kendisinin kullandığı otomobil ile çıktığımız bu yolculukta bir mola vermiş, ABD-Avrupa ile ilişkilerinde sembolik öneme sahip Amerikan askeri mezarlığını ziyaret etmiştik.

Mezarlığa ayak bastığımız an Amerikalı meslektaşım çok duygulandı.   Normandiya çıkarmasını kısaca anlattıktan sonra Avrupalılardan dert yandı: Biz bu Fransızları Almanlaşmaktan kurtardık, Amerikalılar burada ölmese bugün Fransızlar Almanca, Almanlar da muhtemelen Rusça konuşuyor olurlardı. Ama sonuç? Şimdi havaalanında Fransız polisler biz Amerikalılara hoşgeldin edip teşekkür edeceklerine bozuk bir surat ile pasaport soruyorlar. Irak’ta bile bize destek vermedi bu nankörler!’

Batı İttifakı içindeki çatlağı ilk kez, Amerikan Mezarlığını gezerken duyduğum bu sözlerle fark etmeye başlamıştım.

Bu seneki Münih Güvenlik Konferansı ile ilgili yazıma böyle bir anımla başlamak istedim nedense. Konferanstaki konuşmaları takip eden herkesin aklı ABD’siz Avrupa Birliği’nin yoluna nasıl devam edeceğiydi.  Konferans bu sene, benim 2007’de fark ettiğim çatlağın kendisini güçlü şekilde hissettirdiği bir atmosferde gerçekleşti.

ABD’de ikinci Trump dönemi başladı başlayalı, yani 16 aydır, Avrupa Birliği’nde alarm zilleri çalıyor. Sebebini anlattığım anım ile özetlemek gerekirse; Trump ABD’nin Normandiya’da giydiği kibar-koruyucu-müttefik gömleğini çıkarmak istiyor, hatta çıkardı bile. Yalnız şimdi de üstü çıplak duruyor ve bir şey de giymesi gerekiyor. Bu nedenle de ABD’nin ne giyeceği ve tabi etrafındakilerin de ne giyeceği, yani yeni ABD-Avrupa angajmanın çerçevesini ve içeriğinin nasıl şekilleneceği merak ediliyor.

Bu noktada da aklıllara başlamak üzere olan filmin fragmanı olabilecek Trump’ın, Avrupalı liderleri Beyaz Saray’da karşısına tespih gibi dizdiği,  ‘yok artık bu çağda olur mu böyle şey’ dedirten, Avrupalıları onlar için diktiği vassal gömleklerini prova etmeye zorladığı o ucube sahne geliyor.    

Mesele vaziyetin ucubeliğinden ibaret olsa neyse. Bu dayatma Avrupalılar için aynı zamanda, 80 yıldır Rus ayısının tehditlerinden, iç savaşlardan uzak, ekonomik olarak palazlandıkları lale devrinin kapanması ihtimalini de beraberinde getiriyor.

Trump buyruğuna uyulmaması halinde bu filmin devamında olacakları gösteren alıştırma adımlar da atıyor. Avrupa için ölüm kalım meselesine dönüşen Ukrayna savaşına desteğini büyük ölçüde çekti mesela. Bu kritik destek çekildi çekileli Avrupalı, Rus’un sıcak nefesini ensesinde çok daha fazla hissediyor.

Savaş Ukrayna’da olsa da endişe kıtaya yayılmış durumda. 1340 km’lik Finlandiya-Rusya sınırından Polonya’ya kadar adı konulmamış bir yarı seferberlik hali var. Askerler sınır boylarında devriye geziyor, radarlar açık, parmaklar tetikte. İHA’lar, savaş uçakları durmadan hava devriyesinde, Rusya’yı gözlüyor. Berlin’de, Varşova’da, Brüksel’deki altyapının savaşa hazırlanması için toplantı üstüne toplantı, tatbikat üstüne tatbikat yapılıyor. Türkiye de dahil olmak üzere NATO askerleri geri cephe hatlarında savaş senaryoları çalışıyor.

Böyle bir atmosferde yapıldığı için bu seneki Münih Güvenlik Konferansı öncekilerden büyük önem arz ediyordu. AB liderleri nereye kadar yapabileceklerini bilmeseler de ABD’nin çekilme derecesi ile oluşan/oluşacak boşluğu doldurmak zorunda olduklarından eminler.

2025 yılının 19 Aralığı’nda yine bu saikle toplanmışlardı mesela. Soğuk Brüksel havasında Rusya’yı çıldırtmadan, Avrupalının kesesini fazla zorlayıp siyasi krizlere yol açmadan Ukraynalı’nın savaşmaya devam etmesini sağlayacak parayı toplamaya çalıştılar. Uzun ve zorlu geçen toplantının ikinci gününde nihayet bacadan beyaz duman yükseldi. Ukrayna’ya 2026-2027 yılları için verilecek 90 milyar Euro krediyi aralarında bulmayı becerdiler.

Beyaz duman yükselmeden önce bir ara kredi için Rusya’nın çoğu Belçika bankalarında dondurulmuş 300 milyar dolarını da kullanmayı  düşündüler ama yemedi… Moskova bunu haber almış ‘Sakın ha! Aklınızdan bile geçirmeyin!’ mesajını görmezden gelemezlerdi. Tehdit açıktı, gereksiz bir risk olduğuna kanaat getirdikleri bu fikirden konjonktürel olarak vazgeçtiler.

Bu arada Trump güvenlik şemsiyesini kaldırmakla kalmadı. Bir de askeri işgal tehdidinde bulundu. AB ve NATO üyesi Danimarka’nın, kutuplardaki Grönland bölgesinin tapusunu öyle ya da böyle alacağını tüm dünyaya ilan etti. Aslında bu Rusya’nın Ukrayna’nın birkaç bölgesini istemesinden daha az tehlikeli bir gelişme sayılmazdı. Tek Rusya’nın Ukrayna için işgal yolunu direkt uygulamaya girişmesiydi. Trump da ileride bunu yapar mı bilinmez tabi. Bildiğimiz tek şey şimdilik bu konunun medyadan uzak, kapalı kapılar ardında müzakere ediliyor olduğu.

Tabi AB’nin (Kanada’yı da eklemek gerekir aslında) hazırlıksız yakalandığı bu güvenlik buhranından istifade etmeye çalışan ülkeler de çıkmıyor değil. Uluslararası ilişkilerin yeni klasiği burada da kendini gösterdi. Son yıllarda krizlerle, zora düşen bir taraf varsa hiç şaşmaz bir şekilde ortaya çıkan tek aktör var, Hindistan. Derhal bu cepheye minimum zaiyat maksimum fayda fırsatçılığı prensibiyle yaklaştı. Son kurbanı iradi bir bunalıma savrulan Avrupa Birliği oldu.  

Avrupa yardıma destek duyunca 1000 yıldır genlerine işlemiş İslamofobi’ye rağmen Türkiye ile yanaşacak değildi ya… Kendisini Hindistan’ın kucağına atıverdi yine. Neyden bahsediyorum? AB ile Hindistan arasında 27 Ocak 2026’da varılan devasa ticaret anlaşmasından bahsediyorum tabi. Zira bu anlaşma Hindistan’a verilmiş kapitülasyonlardan farksız. Taraflar arasındaki gümrük vergileri süreç içerisinde sıfıra inecek. Anlaşma tutarsa Hindistan, pek çok açıdan Avrupa piyasasında başat aktör haline gelecek.

Gerekli ince ayarlar çekilmezse Hindistan’ın ve AB’nin bu yakınlaşması Türkiye’yi de zorlayacak. Geçtiğimiz hafta Türkiye’ye gelen Avrupa Birliği’nin Gelişmeden Sorumlu Üyesi Marta Kos’un Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ile görüşmelerinde de bu konu, dolayısıyla Gümrük Birliği’nin güncellenmesinin öneminden ziyade vazgeçilmezleşmesi üzerinde durulmuştur diye düşünüyorum.

Meselenin Türkiye boyutu bir yana, eski bir Belçika Başbakanı’nın da geçenlerde altını çizdiği üzere AB’nin ekonomik olarak bir dev, siyasi olarak bir cüce olduğunu somut örneklerle izleyebildiğimiz bir zamandan geçiyoruz.

Devletler için savaşabilmenin ana yakıtını ‘yurttaşların vatansever ve milliyetçi duyguları’ olarak tanımlamıştı üstad Jean-Jacques Rousseau. Bugünkü Avrupa bunlardan hayli uzak.Trump’ın Avrupalı ve Amerikalı akıldanelerine göre bu durumun baş sorumlusu küreselleşme ve liberalizm. Bunların kaçınılmaz bir çıktısı olan barışçıl konformizmi büyük bir sorun olarak görüyorlar. Vizyonları savaş, kaos ve sömürü üzerine kurulduğu için çok da haksız sayılmazlar aslında. Yalnız yanıldıkları bir nokta var. Trumpgiller halihazırda yükselen aşırı sağcı akımları gidişatın dermanı sanıyorlar. Oysa Amerika’da olduğu gibi Avrupa içinde de yükselen bu şey milliyetçilik değil; Hitler’inki gibi bölücü, kurumları yıkmaya yönelmiş yıkıcı bir ırkçılılk ve İslamofobi bu. Dış tehdit algısından beslenen ulusal düzeyde güç birikimi sağlayan, vatan savunmasına gözü kara bağlı milliyetçilik ise Avrupa’nın pek çok kentinde bitik durumda. Kozmopolit-liberal kimliği gerektiğinde vatan olarak Avrupa için ölüme gitmeye bir azmi inşa etmekte yetersiz kalmış gibi görünüyor.

Yeni sınamalara karşı cevaplar geliştirmeye çalışan AB, günün sonunda cepheye Rusya’ya karşı Hintli lejyonerleri süremeyeceğine göre, askeri olarak toparlanmak zorunda. Bunun için birtakım adımlar da atılıyor aslında. 2021’de 127 milyar dolar olan savunma harcamalarının bu yıl kıta genelinde 400 milyar Euroyu aşması bekleniyor. 2030 yılına kadar AB Komisyonu’nun SAFE programı kapsamında aralarında Kıbrıs Rum Kesimi’nin de bulunduğu sekiz devlete toplam 180 milyar Euroluk savunma yardımı yapılacak. İşin bu kısmı Türkiye’yi yakından ilgilendiriyor. Dikkatle izleniyor olmalı.

ABD’siz AB’nin dünyada atacağı adımların etkisi, ekonomi başta olmak üzere pek çok alanda büyük olabilir. Bu nedenle bu yıl Münih’te verilen mesajlar dikkatle takip edildi. Avrupalı liderler tarafından yapılan açıklamalar genellikle, uyarmaya, uyandırmaya, artı özgüven aşılamaya yönelikti. Fransa Cumhurbaşkanı Macron, AB’de nükleer silah gücüne sahip tek ülkenin Fransa olduğunu vurgulamaya not etmeye değer bir anekdottu. Avrupa’nın askeri olarak daha da güçlenmesi gerektiğine işaret etti. Konuşmasında Avrupa’nın artık ikinci sınıf vatandaş gibi hissetmekten vazgeçmesi gerektiğini söyledi ve ekledi: Biz Avrupalılar kendimizi küçümseme eğilimindeyiz. Bunu yapmayı bırakmalıyız. Kendimiz ile gurur duymalıyız.

Almanya Başbakanı Merz de Avrupa’nın kendi güvenliğini ele alma yolunda ilerlediğini kendinden gayet emin sözlerle anlattı. Güçlünün değil uluslararası hukukun geçerli olduğu bir dünyaya inanan AB’nin bu açıdan ABD ile ayrı düştüğünü söylediği an salondakiler tarafından güçlü şekilde alkışlandığı rivayetleri doğruysa manidar.

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in geçtiğimiz yıl AB’yi değerlerinden dolayı aşağıladığı konuşmaya bu sözler ile cevap veren Merz’i alkışlayanlar Gazze’de izlenen utanç verici AB dış politikasını ve Akdeniz’de bizzat Frontex tarafından ölüme itilen göçmenleri unutmuş olmalılar demeden de geçemeyeceğim. Münih Güvenlik Konferansı’nda bana en tuhaf geleni bu değildi yine de…

Bana en tuhaf gelen şey ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun oradaki varlığına biçilen kıymetle birlikte sergilenen o ucube şirinlikti. Pek çok Avrupa gazetesi, Rubio’nun Avrupalı liderler ile planlanan Ukrayna toplantısına işi olduğu gerekçesiyle katılmamasını manşete taşıdı. Rubio ‘Kürtler ile görüştüğüm için katılmadım’ derken bazı Avrupalı siyasiler verdikleri demeçlerde on’suz toplantının neredeyse boş geçtiğini söyleyecek kadar alçaldı.

Norveç gazetesi Aftenposten’in manşetinde Rubio’nun yapması beklenen konuşmaya dair bir haberi arşivlenesi bulmuş ajandama not almışım. Haberde, Avrupalı liderlerin Rubio’nun yapacağı konuşmada ne söyleyeceğini çok merak ettikleri vurgulanıyor. Geçtiğimiz yıl Konferans’ta konuşan ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in AB karşıtlığı bilinen bir isim olduğu hatırlatılıyordu. Burada hareketle de negatif bir konuşma yapmış olması gayet normal geçici bir durum olarak karşılanıyordu. Ama Rubio? Rubio öyle miydi? Asla, o farklıydı. Bu gazetedeki yorumlu habere göre Rubio’dan beklenti hayli yüksekti, O Vance gibi AB’yi aşağılayan bir bakış açısına asla sahip değildi bir kere… Yani? Yanisi ABD bu sene Münih’te AB’ye her şeye rağmen belki bir sıcak mesaj verebilirdi vs.

Evet mealen aktardığım yorumlu haber tam da bu şekildeydi. Nitekim Rubio da ‘biraz olsun insan yerine konulup’ diplomatik nezaket dahilinde terbiye edilmeye hazır Avrupalıların beklentilerini en azından hepten boşa çıkarmadı.

Bir yıl önce aynı kürsüye çıkan ABD Başkan Yardımcısı Vance, dobra konuşmuş Avrupa ülkelerini göçten, fikir özgürlüğü ve Hıristiyanlık değerlerine bağlılığa kadar bir riyakarlık içinde bulunmakla suçlamıştı. Bunları söyledikten sonra da ekonomik ve güvenlik istikbalini karanlık gördüğü Avrupalıların gözlerinin içine bakarak ‘Avrupa için en büyük tehdit ne Çin ne Rusya’dır, tehdit dışarıdan değil içeridendir ve bundan sizi ABD de koruyamaz’ demişti.

Rubio bir yıl sonra 14 Şubat 20026’da çıktığı kürsüden Avrupalılara ne söylediklerinin neredeyse aynısını bu kez diplomatik şekilde söyledi. Avrupa’nın göç, ekonomi ve güvenlik alanlarında yanlış yolda olduğunu, ABD’nin de böyle devam ederse Avrupalıları bırakıp kendi yoluna bakmaya hazır olduğunu tekrarladı. Küstahlıktaki nezaketi içeriğinden önemli bulan Münih Güvenlik Konferansı Başkanı Wolfgang Ischinger gibi monşerler yaptıkları açıklamalarla Rubio’nun konuşmasını güven tazeleyici bulduklarını söylediler.

ABD’siz AB’nin ne yapacağını konuşmak üzere toplanan Avrupalılar’ın ABD Dışişleri Bakanı’nın iki dudağından çıkan birkaç sevecen söze bu kadar muhtaç bir görüntü vermeleri aklı başında herkese tuhaf geldi Aşağılık hissini kabulleniş anlamına gelen bu tavrı biraz iğrenç bulduğumu söylemek zorundayım.

Netice-i kelam; Münih’ten çıkan manzara gayet netti. Avrupalılar bir kez daha ama bu sefer öncekinden farklı olarak diplomatik bir üslup ile, vassal gömleklerini giyip gereğini de yapmaya davet edildiler. Avrupalılar bunca hakarete rağmen Macron’un ‘Artık bırakmalıyız’ diyerek açıkça itiraf ettiği gururdan yoksun hallerinden bu yılki Münih Güvenlik Konferansı’nda da çıkamadılar anlayacağınız.