Ana Sayfa Arama
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Manchesterlı Hannah’nın zaferi dünyaya ne söylüyor?

Manchester’daki seçim İngiltere siyasetinde dengeleri mi değiştirdi? Yeşiller Partisi’nin beklenenden güçlü zaferi, İşçi Partisi’nin kalesinde yaşadığı oy kaybı ve aşırı sağın yükselişi, ülkede merkez siyasetin çözülmeye başladığı yorumlarını beraberinde getirdi.

Manchester’daki seçim İngiltere siyasetinde dengeleri mi değiştirdi? Yeşiller Partisi’nin beklenenden

İngiltere’deki sandık yarışını takip edenlerin biraz tahmin ettiği bir şeydi. Manchester şehrinin yeni parlamenterinin belirlenmesi için yapılacak yerel seçimi Yeşiller Partisi kazanacaktı. Öyle de oldu, anketlerin ‘bak geliyor’ dediği şey geldi nitekim.

Buna rağmen sonucun anketler ile tamamen örtüşmediğini de görüyorum. Evet, yarışın Yeşiller aşırı sağ parti Reform UK arasında geçmesi bekleniyordu. Beklenmediği halde gerçekleşen sürpriz ise Yeşiller Adayı Hannah Spencer’ın oyların yüzde 40.7’si gibi ezici bir çoğunluğu almasıydı.

Seçimde İngiltere siyasetinde yükseliş trendinde olan aşırı sağcı Nigel Farage’ın Reform Partisi yüzde 28.7’de kalarak düşük de olsa iktidar yürüyüşüne devam etti. Manchester gibi bir yerde de kazansaydı Reform’un sonraki ilk seçimde iktidar olması artık yüzde 100 bir beklenti olarak satın alınırdı. İşçi Partisi’nin yüzde 25.4 oy alması da iktidar partisinin düşüş trendinin hızlandığını gösteriyor.

Seçimin diğer büyük kaybedeni ise Muhafazakar Parti’ydi. Bir zamanlar İngiltere siyasetinin sarsılmaz kalesi olarak görülen, Churchill’in amiral gemisi Muhafazakar Parti’nin düştüğü hale bakar mısınız? Oyların sadece ve sadece yüzde 1.9’unu alarak rezaletin dibini gördü. Yüzde 5 barajını aşamadığından ödemiş olduğu 500 poundluk depozitosu da yanmış iyi mi? Parti 1962’den beri neredeyse ilk kez bir seçimde depozitosunu bile alamaz hale düştü.

Seçim bir İşçi Partili milletvekilinin istifası nedeniyle yapıldı. iBu nedenle parlamentoda somut şekilde güç kaybeden İşçi Partisi oldu. Nitekim sembolik anlamda da bu seçimde esas ağır yenilgiyi İşçi Partisi’nin aldığı kanaatindeyim. Orta sınıfın ve Müslümanların yoğun nüfusa sahip olduğu Manchester bir asırdır partinin kalesiydi. Kale düştüğüne göre teşbihte hata olmaz diyelim. Kıyas gerekirse İşçi Partisi, olası bir seçimde AK Parti’nin Rize’yi, CHP’nin de İzmir’i kaybetmesi gibi bir hezimet yaşadı.

Bu arada seçimde milletvekili seçilen Yeşil Partili Hannah Spencer da özel bir parantezi fazlasıyla hak ediyor. En azından hayat hikayesine değinmeden geçmeyelim. Henüz 15-16 yaşındayken sağda solda işçi olarak çalışmaya başlamış. 18-19 yıldır çalışıyormuş ve halihazırda da tesisatçılık yapıyormuş. başardı Manchesterlı Hannah, Zeytinburnu veya Bucalı tekstil işçisi bir kadının milletvekili seçilmesi gibi bir şeyi başardı yani. Seçimden sonra yaptığı konuşmanın hayli etkileyiciydi. Herkesin iyi bir hayatı hak ettiğini söylemenin ‘radikallik’ olarak tanımlanamayacağını söyleyen Spencer hem sistem eleştirisi yaptı hem de milyarderlere isyan etti: ‘İyi bir hayat için çalışmamız gerekirken milyarderlerin cebini dolduruyoruz sadece. Kanımızı kuruttular!’ dedi. BBC Türkçe başta olmak üzere pekçok medya, konuşmanın bu kısmını cımbızlayıp çöpe atması dikkatimi çekti.  BBC Türkçe’nin bu ürkekliği bana manidar geldi.

Şimdi bu seçimin İngiltere siyasetinin geneline nasıl yansıyacağı merak ediliyor. İktidardaki İşçi Partisi siyasi ikilemden çıkamıyor belli ki. Parti Manchester’daki seçimde ırkçılığa meyilli mavi yakalı beyaz İngiliz seçmenini yabancı düşmanı Reform Partisi’ne, göçmen kökenli Müslüman İngilizleri de Yeşiller’e kaptırmamaya yönelik bir strateji izledi. Sonuç ortada, iki ayakta da çuvalladı.

Yeşiller Partisi buradan aldığı hızla iktidara gelebileceğine inanıyorsa Başbakan Keir Starmer hükümetine istifa çağrısı yapabilir. Bununla birlikte Starmer içeriden de bir isyanla karşı karşıya kalabilir. Bu seçim hezimetinin liderlik tartışmasını beraberinde getirmesi de sürpriz olmaz.

Şimdilik kesin olan bir şey var. Eylül 2025’te Zack Polanski’yi liderlik koltuğuna oturtan Yeşiller iktidara gözünü dikmiş durumda. Uçağa binmeyen, eşcinsel bir Yahudi olduğunu gizlemeyen Polanski herkesin kaçtığı popülizm tanımına sıkı sıkıya sarılıyor. Zira popülizmi nüfusu yüzde 1 olan elitlere, zenginlere karşı ülkenin yüzde 99’unu oluşturan işçi-işsiz, azınlık, hakları çiğnenen herkesi savunmak olara olarak tanımlıyor. Ülke genelinde yapılan anketler  Yeşiller’in oyunu beş ayda gibi kısa bir sürede 10 puan artırıp 20 yaparak İşçi Partisi ile başa baş hale getirdiğini gösteriyor. İlginç bir siyaset tarzı var, sosyal medyada seçmen ile direkt iletişim kurmakta oldukça başarılı.

Bazıları İngiltere’de yaşanana Polanski etkisi olduğunu söylese de meselenin bir kişiyle açıklanamayacağı kanaatindeyim. Adına isterseniz aşırılık, isterseniz de radikallik veya popülizm deyin. Elitlere değil ötekilere seslenen siyaset Avrupa ülkelerinin çoğunda yükseliyor. Sadece Avrupa’da değil ABD’den Hindistan’a, Japonya’ya kadar neredeyse tüm dünyada, hatta inanıyorum ki Türkiye’de de merkez siyaset çöküyor. Merkezde siyaset yapanların kaçan oyları uç politikalarla geri çekme çabası da şu ana kadar gidişatı değiştiremedi. İngiltere’de de olduğu gibi kimse aslı varken suretine itibar etmiyor, etmedi de…

Buna şaşmamak gerekiyor. Çünkü Polanski elitleri, Farage veya Trump gibi siyasetçiler ise göçmenleri tüm sorunların anası olarak gösterirken bunu sırf popülizm olsun diye söylemiyorlar. Durum hezimet psikolojisiyle konuşan merkezdekilerin sandığı gibi değil. Söyledikleri şeylere inanıyor bu adamlar.

Merkezde siyaset yapanlar da benzer söylemlerde bulunuyorlar. Gerektiğinde İslamofobik veya sermaye düşmanı görünmeyi dert etmiyor, aksine bunu taktik bir zorunluluk olarak görüyorlar. Fakat şöyle bir sorunları var. Söylediklerine kendileri bile inanmıyorlar. İnanmadan söyledikleri veya vaat ettikleri şeyler için de seçmenden oy bekliyorlar. Ve tabi seçmen de bunu yemiyor ve sonuç tam bir hezimet oluyor.

Bunca sözün bizi getirdiği yer şudur aslında: Merkezde siyaset yapanların özenti olmaktan vazgeçmeleri, varsa, inandıkları şeyleri, işte her neyse, o şeyleri söylemeleri, o yönde siyaset yapmaları gerekiyor. Ucunda seçim kaybı olsa bile mi? Evet ucunda oy, iktidar kaybı olsa bile. İnanmadığı şeyleri söylemenin, aynı şeyi yıllardır, üstelik canı gönülden inanarak söyleyen uçtaki partilere fayda sağladığı yeterince net değil mi sizce de? Merkezdekiler, yine kaybedeceklerse bile inandıkları çözümleri savunarak kaybetsinler. Böylesi çok daha sahici ve er yada geç karşılık bulacak bir siyaset değil mi?